16 Kasım 2010 Salı

Perlaşez'den bildiriyorum


Ahmet Kaya 10 yıldır Paris’teki Perlaşez mezarlığında. Oscar Wilde ve Jim Morrison’la komşu. Yılmaz Güney’i de alıp dörtlüyü tamamlamışlar.

Ahmet son gelenlerden olmasına rağmen kendisini kısa sürede sevdirmiş. Neşesiyle ortamı değiştirmiş. Hatta geldiği günkü sessizliği görünce “gözüm nedir bu, mezarlığa mı geldik?” diyerek isyan etmiş. Sonra da başlamış Perlaşez’i canlandırmaya.

“Yine de bazen uzaklara dalıp gittiği oluyor” dedi komşulardan Jim Morrison: “Garibimi vaktiyle çok kırmışlar. İçinde bir burukluk var.”

Burada sevilen bir sima Ahmet... Hatta gelişinin 10. yılının bayramla çakışması şerefine kutlama düzenlemişler. Oscar Wilde bu geceye özel çatal-bıçak gösterisi hazırlamış. Moliere de Serdar Ortaç kılığında “10. Yıl Marşı” söyleyecekmiş. Bir nevi alternatif Helloween yani.

“Ne yapalım gözüm, sevdiklerimizden uzakta zaman geçmiyor” dedi Ahmet: “Yoksa şu saatten sonra kimseyle alıp veremediğimiz yok. Maksat neşe olsun. Yoksa acılara tutun tutun nereye kadar?” Ama bu hareketlilikten rahatsız komşular da var: Mesela Simon Signoret kaç kez kapıya dayanmış: “Size burasının lunapark olmadığını hatırlatmak isterim. Lütfen sessiz olunuz!”

Yine de herkesin üzerinde birleştiği husus, Perlaşez mezarlığının son 10 yıldır eskisi gibi olmadığı.

Ahmet Kaya geldiğinden beri arada Simon Hanım gibi istisnalar çıksa da, ahali bu yeni öbür dünya düzeninden genelde memnun. Meselenin püf noktası, Yılmaz Güney’in kulağıma fısıldadıklarında belki de: “Ahmet buraya geldiğinde yalnız ve kırgın bir adamdı. Şimdiyse kendi dilinden anlayanların yanında, huzur içinde.”

12 Kasım 2010 Cuma

Umut Sarıkaya'nın şifresi


Mizah dünyasının Arda Turan’ı sayılması gereken Umut Sarıkaya’nın şifresini çözmüş olabilirim.

Ondan hep “gözlem yeteneği var” ya da “detaycıdır” falan diye bahsediliyor ama bunlar zaten Hazret-i Oğuz’dan beri her mizahçıda olması gereken şeyler, değil mi?

Umut’un farkı, detayların detayında: Dünyaya kafası dağınık bir üniversite öğrencisinin komik dikkatiyle bakabilmesinde...

Henüz bir mesleğe odaklanmamış gençlerin bütüne varmayan, dolayısıyla da hiçbir işe yaramayan gözlemciliğinin parodisini yapıyor çaktırmadan.

Yani çizdiği tiplerden çok, yaşıtlarının onları görme biçimini anlatıyor aslında. Bu yüzden de tazeliğini hiç kaybetmiyor.


Kasım 2010, Filibe.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Bari çocuklar yargılasın


Madem Ogün Samast’ın çocuk mahkemesinde yargılanmasına karar verdik, bari mahkemeyi çocuklar kursun.

Bildiğimiz, saçı sakalı olmayan, kırlarda koşup oynayan, bazen çakıl taşına bazen de mayına basan, gerçek çocuklar...

Mesela, arkadaşları havan topu mermisiyle can vermiş, baklava çaldığı için hapis yatmış, reşit olmadan çalışmaya zorlanmış çocukları davet edebiliriz.

Hatta köyleri yakıldığı için ailesiyle İstanbul’a göçmüş “tinerci” çocuklardan birini de alırız, töre kurbanı kızlardan birinin kardeşini de...

Babaları madenden çıkamamış ya da askerden dönememiş ufaklıklar da belki bizi yalnız bırakmaz.

Onlara deriz ki: “Ogün arkadaşınız yazı yazmak dışında hiçbir şey yapmayan bir amcayı sırtından vurmak suretiyle öldürdü. Şimdi biz ne yapacağız?”

25 Ekim 2010 Pazartesi

Zorla dahil olduğum film


Her Türk gibi ben de oyunculuk yeteneğiyle doğduğuma ve fakat kimsenin elimden tutmadığına inanırım.

Ama sonunda öyle bir proje kısmet oldu ki, “durdun durdun, turnayı gözünden vurdun” diyebilirsiniz.

Sanatlarını pek sevdiğim Tolga Örnek ve Mehmet Ada Öztekin’in gençliğimizin efsane radyo programı “Kaybedenler Kulübü”nü film yaptıklarını duyunca hemen arayıp rol beklediğimi belirttim.

Bir taraftan da sette oluşan mutluluk tablosunu görür gibi oluyordum. Allah bilir ben oynayacağım diye Tolga sevinçten ağlıyor, Mehmet havalara sıçrıyor, kamera ekibi halay çekiyordu.

Gölgede kalmaktan korkan Nejat İşler ve Yiğit Özşener ise duygularını belli etmemek için gülümsemeye çalışıyorlardı bir köşede.

Sonunda filmin fikir babası Mehmet dedi ki: “Sen, ben ve Kaan bardaki adamları oynayacağız.”

“Bardaki adamlar” denince aklıma önce “Barda” filmindeki adamlar geldi ve haliyle biraz tırstım. Ama meğerse korkacak bir şey yokmuş. Kendi halinde insanları canlandıracakmışız.

“Rol arkadaşım Kaan Çaydamlı olursa kabul” dedim. Ne de olsa “Kaybedenler Kulübü” olayının iki mimarından biri oydu.

Doksanlı yılların savaş ve enflasyon yüzünden depresyona girmiş Türkiye’sinde bizler için bir nevi müsekkindi “Kaybedenler Kulübü”.

Her programda Kaan Çaydamlı ve Mete Avunduk “cool”luğun kitabını yeniden yazarlardı. Zamanla, Kadıköy merkezli bir kültür haline geldi ve binlerce takipçi edindi.

İşte şimdi de filmi çekiliyor: Hem o zamanlara selam çakmak isteyenler hem de yetişemeyenler için.

“Devrim Arabaları” maceralarını pek takdir ettiğim Tolga ve Mehmet, sıra dışı bir projeye daha imza atmaya hazırlanıyorlar.

Bendeniz de filmde kendime “bardaki adam” olarak yer yapmış bulunuyorum. Oyunculuk yeteneğim sonunda keşfedildi ya, artık benden iyisi yok.

24 Ekim 2010 Pazar

Eski bir aşkın kapsama alanı


Lüks bir gece kulübünde yalnız başına kaldığınızda yapabileceğiniz en mantıklı hareketlerden biri, cep telefonunuzdaki mesajları silmektir.

Bu hem sağa sola bakınan yalnız bir sincap olmaktan kurtarır sizi, hem de nasıl olsa yapılması gereken, faydalı bir işlemdir. Üstelik sizi umut vererek süzen bir çift göze rastlayana kadar zaman geçirmenizi de sağlar. Hatta böyle yaparak yalnız olmadığınız, birileriyle irtibat kurduğunuz izlenimi bile yaratabilirsiniz. Cep telefonlarının marifetleri asla küçümsenmemeli.

İsmail de öyle yapıyordu işte. Yavaş yavaş kalabalıklaşan pistin yedi sekiz metre sağındaki barda kendine zararsız bir yer köşe bulmuş, mesajlarını tek tek siliyordu.

Ağustos ayı için bile sıcak, nemli bir geceydi. İnsan her şeyin, hatta yıldızların bile terli olduğu duygusuna kapılıyordu. Oysa burun deliklerine dolan ipince bir parfüm kokusuydu. Şehrin en güzel kadınlarının omuzlarından, boyunlarından ve ayak bileklerinden yükselen, tatlı bir koku.

Birden bir el koluna dokundu. “Merhaba” dedi, cılız bir erkek sesi.

İsmail başını çevirince ufak tefek, zayıf bir adam gördü. Olduğu yerde ileri geri sallanmasından, şimdiden kafayı bulmuş olduğunu anlaşılıyordu. Camları yer yer lekeli gözlükler, kamburlaşmış bir sırt...

“Tanımadın mı?” dedi, acı acı gülümseyerek.

İşte bu acı gülümseyiş, belleğin kapılarını açıverdi İsmail’e; karşısındakinin yıllardır görmediği bir lise arkadaşı olduğunu hatırlayıverdi.

“Nasılsın görüşmeyeli?” dedi İsmail.
“İçiyorum” dedi lise arkadaşı.
“Onu görüyorum.”
“Nedenini sormayacak mısın?”
“Niye sorayım, buraya herkes içmek için gelmiyor mu?”
“Ben çok içiyorum ama.”

İsmail köşeye sıkıştığını hissediyordu. Derin bir nefes aldı ve aslında çok da hevesli olmadığı bir konuşmaya doğru ilk adımı atıverdi.

“Niye içiyorsun bu kadar?”

“İşte bu yüzden” dedi lise arkadaşı, cep telefonunun ekranını göstererek. Dijital harfler, ekranda pırıl pırıl parlıyordu.

“Bir mesaj yüzünden mi?” dedi İsmail.
“Tam sekiz yılım hapiste geçti benim, biliyor musun?”
“Bilmiyordum” dedi İsmail: “Çok üzüldüm”
“On yıl önce, karımı aşığıyla yatak odamızda yakaladım ve vurdum adamı. Aslında karımı da öldürmem lazımdı ama öyle çok seviyordum ki, tetiğe basamadım. Onu aşığının kanlı cesediyle bırakıp karakola teslim oldum. Sekiz yıl sonra afla tahliye olana kadar da ondan haber almadım. Ne ziyaretime geldi, ne halimi sordu.”

Lise arkadaşı sigarasını yakmak için susunca sinir bozucu bir sessizlik beliriverdi. Titreyen elleriyle sigarayı bir türlü yakamıyordu çünkü.

‘Şaşırmadım’ dedi İsmail, sırf bir şey söylemiş olmak için: ‘Seni ziyaret etmeye korkmuştur herhalde.’

Lise arkadaşı güç bela yaktığı sigarayı hırsla yere attı, çiğnedi. Ceplerini karıştırıp telefonu yeniden buldu, ışığını yakıp İsmail’e doğru salladı: ‘Korkmuş mu? Korkmuş ha? Peki bu ne o zaman?’

“Mesaj mı göndermiş?”
“Beni görmek istediğini yazmış. Bana ihanet etmiş ve on yıl boyunca arayıp sormamışken. Telefonumu nereden bulmuş, Allah bilir. İki gündür bu mesaja cevap yazmaya çalışıyorum. Belki ilham gelir diye hiç durmadan içiyorum. Doğru cümleyi bir türlü bulmadım ama.”
“Hiçbir şey yazma sen de.”
“İşin pis tarafı şu ki, onu hâlâ seviyorum ben. Hem bunu ifade etmem hem de kırgınlığımı dile getirmem lazım. Hadi bana yardım et. Lisede edebiyatın iyiydi senin. Bana bir mesaj yaz.”

İsmail’in edebiyatı hiçbir zaman iyi olmamıştı. Lise arkadaşı büyük ihtimalle karıştırıyordu. Ama feleğin sillesini yemiş bir adama yardım etmeyecek kadar kalpsiz de değildi İsmail. Bara oturup içki söylediler ve düşünmeye başladılar. Beyin fırtınası yapıyorlardı. Akıllarına gelen hiçbir cümle yeterince iyi görünmüyordu ama. Hatta bir ara barmeni de işin içine sokmayı denediler ama adamın edebi yeteneği olmadığı çabuk çıktı ortaya. Böylece bir taraftan içip bir taraftan da düşünerek saatler geçti. Kulübün kapanma saati geldiğinde dut gibi olmuşlardı.

Sonra sokağa çıktılar, birbirlerine yaslanarak sahil boyunca yürümeye başladılar. Mesajı hâlâ yazamamışlardı. Koyu bir başarısızlık hissi içinde, ağır aksak ilerliyorlardı.

“Sıkma canını…” dedi lise arkadaşı, taksiye el ederek: “Belki de hakikaten cevap yazmamam lazım aslında.”
“Hay Allah…” dedi İsmail, duran taksinin kapısını arkadaşı binsin diye açarken: “Başarabiliriz sanmıştım.”
“Seni gördüğüme sevindim ama.”
“Ben de… Allah’a emanet ol kardeşim...”

Taksi hareket etti, arkasından dalgın gözlerle baktı İsmail. Sonra o gözler aniden parlayıverdi. Sigarasını atıp taksinin arkasından koşmaya başladı. Bir taraftan da durması için bağırıyordu. Yüz elli metrelik bir kovalamacanın ardından şoför İsmail’i duymuş olacak ki durdu. İsmail soluk soluğa yaklaştı pencereye, lise arkadaşına gülümsedi: “Buldum…”
“Nedir?”
“Ona şunu yaz: Kalbim hep senin oldu. Bırak öyle kalsın...”
“İyiymiş...” dedi lise arkadaşı: “Valla iyiymiş. Helal olsun kardeşim, bu cevap işimi görür işte!”

Sevinç içinde öpüşüp vedalaştılar. Taksi hızla uzaklaştı. İsmail de yalnız ve hüzünlü başlayan gecesini tamamlamak üzere evinin yolunu tuttu. Belki yine yalnızdı, ama artık huzur doluydu yüreği.

Tuna Kiremitçi, Eylül 2003, Filibe.

21 Ekim 2010 Perşembe

Lada’daki yaşlı çift


Vitoşa Dağı’nı Sofya’nın merkezine bağlayan bulvardaki kırmızı ışıkta, kirli sarı eski bir Lada.

Yaşlı adamın direksiyonu tutan zayıf kollarıyla iyice seyrelmiş beyaz saçı uyum içinde.

Tıpkı yaşlı kadının kalın çerçeveli gözlükleriyle dizlerinin üstünde sıkı sıkı tuttuğu eski moda çantası gibi.

Eski Lada ve yaşlı çift, Sofya’nın yirmi beş yıl önceki halinden günümüze ışınlanmış sanki. Çıt çıkarmadan, ön camdan uzaklara bakarak bekliyorlar yeşil yanmasını. Ne etraflarındaki son model arabaları görüyorlar ne de ışıklı reklam panolarını ve McDonalds’ın millete el sallayan palyaçosunu...

Nereden geliyorlar acaba? Globul’da çalışan GSM uzmanı oğullarını ziyaretten mi?Belki de haftalık alışverişlerini yapmış, kapağı kazasız belasız eve atmaya çalışıyorlar.

Onlara bakarken aklıma Cemal Süreya’nın günlüğüne yazdıkları geliyor: “Yüz yıl sonra şu anda yaşayan hiçbir insan ve kedi kalmayacak. Dünya, yabancıların dünyası olacak.”

Lada’daki çift, Cemal Süreya’nın bahsettiği değişimi çok daha kısa sürede yaşamış bir ülkenin insanları. Haliyle, çoktandır yabancıların dünyasındalar. Tanıştıkları, flört ettikleri, evlenip çoluk çocuğa karıştıkları Sofya şimdi çoğu kişinin unutmayı seçtiği bir anı. Onlar da muhtemelen arabalarını bile değiştirmeye korkuyorlar artık.

Ya da paraları olsa ilk fırsatta değiştirecekler ama bulamıyorlar işte para.

Can havliyle tutunuyorlar geçmişe: Kadının eski moda çantasını, adamın da Lada’nın direksiyonunu sıkı sıkı tutması gibi.

Derken yanıyor yeşil, Sofya trafiği şehir merkezine doğru akmaya devam ediyor. Kirli sarı eski Lada, birkaç dakika içinde kayboluyor gözden.

8 Ekim 2010 Cuma

Almanlar kazanınca kazanmış sayılacak mıyız?


“Alman” derken l harfine vurgu yapan, nizam-intizam meraklısı emekliler gibi, ben de Mesut Özil Paşa ve Miralay Sweinsteigger komutasındaki müttefiklerimiz Afrika cephesinde muzaffer olsun istedim.

Prusyalı subayları hatırlatan siyah formalarıyla sahra altında zafere koşsunlar...

Şaka bir yana, Almanlar son dünya kupasında hiç olmadıkları kadar sempatiktiler. Herhalde sonunda takımı göçmen çocuklarına emanet ettikleri için.

Bir ara “Mesut yeni Zidane mı?” diye sormuştum. Meğer kardeşimizin çocukluk kahramanı Zidane imiş sahiden. Bunu öğrenince kendimi Ömer Üründül gibi hissettim.

Fransızlar için Zidane neyse Mesut da Almanlar için yakında o olacak... “Keşke bizim takımda oynasaydı” diye de dertlenmeyelim hiç: Dünya Kupası'na Arda’yla, Nihat’la, Emre’yle gidemediysek, onunla da gidemezdik.

4 Ekim 2010 Pazartesi

Yalnızlığı paylaştıran adam


Facebook’un mucidi Marc Zuckerberg’ten bahseden filmi herkes gibi merakla bekliyorum.

Çünkü Marc kardeşimizin Özdemir Asaf’ın şu dünyadaki bir numaralı rakibi olduğuna eminim.

Hani meşhur şiirinde “yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz” diyen Özdemir Asaf’ın.

Çünkü Facebook’ta yalnızlık hem paylaşılıyor hem de yine yalnızlık olarak kalıyor. Bir yanılsama ağı örülüyor sadece: Sahiden iletişim kurduğumuz ve birbirimizi anladığımız yanılsaması.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Kâğıt üstünde


Ayrılmak vardı onu yaşadım.
Seher yerine ansızın günü.
Kendine yönelmiş bir anında
kımıldanışını, akrebin.

Sırlarıyla suskundu kadınlar,
erkekler alışamamıştı telaşla
kurduğum dostluklara. Orta yerde
unutayazdım; döndüğüm hangisiydi,
kimlerden kopmuştu derime
sinmiş tütünle ter kırması
koku.

Bulanlar aramış
olanlardı. -Ben kâğıt
üstündeydim: Bütün savaşlara
vardım.

Filibe, 1993

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Dinle dedikoducu kardeş


Biliyorum, “tenasül” hayatımız yazdıklarımızdan çok daha fazla çekiyor ilgini... Yani nerede ne yaptık ona bakıyorsun, fikirlere değil.

Biliyorum, daha fazlasını istemeni sağlayacak eğitimi sana okulda vermediler.

Ama işte sana bir fırsat: Burada koca koca meseleleri protein haline getirip veriyoruz. Anlamaya çalış... Öğrenmeye çalış... Öğrendiklerinle eğlenmeye çalış...

“Magazin” deyip geçme: John Lennon’la Yoko Ono’dan beri biliyoruz ki, her haberin arkasında bir dünya vardır.

O dünyayı gör kardeş. Onu anla. Ona nüfuz et. Hatta istersen bu yazıyı Tuncel Kurtiz’in seslendirdiğini hayal ederek bir daha oku. Ama şu dünyadan geldiğin gibi gitme, ne olur.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Aynı deniz


Aşka düşüp de söylendiğinde
İki dilde aynı anlama gelecek
sözcükler vardır.

Elbet aynı denizi görecek
feryat figan pencereler
beyaz beyaz kadın seslerinden.

Bir kez daha geçirmişim
çocukluğumu sırtıma,
olmazsa olmaz bir rüzgarın
peşinden koşuyorum.

Uçsuz maviliklerle
uzak bir yolculuk,
gelip oturuyor
soluk soluğa karşımıza.

Bunlar, Akdeniz sözcükleri;
geçen zamana direnir gibi
sıkı sıkı tutan
seni ellerinden.


Filibe, 1992

29 Temmuz 2010 Perşembe

Evler


Bazen kışkırtır dinginlik, biraz da
bu yüzden üstlenir ya insan uzakları:
Pazar yerlerinden dönen o hüzne yatkın
kadınların ve küçülen krallığındaki yorgun
haritacıların düşlerine daha fazla
girmemek için. Uçsuz düzlüklere, tozlu
bir yola açılan arka kapı bulunur hep,
kulağı ıslığında bir küheylan. Aslında her ev
kendi masalına kapanmış, kuytu birer
bilmecedir; Kimler kurmuş, hangi töreye
yaşlanmışlardır artık güçtür anımsamak.
Birkaç mimar adı sayar kişioğlu, bir o kadar
mühendis ve duvar ustası. Oysa bir ayraç
açık durur hep, seni izler. Sen uyanır
harfleri örtünürsün: Uyanınca çünkü yazılmalı
düşler.

Filibe, 1992

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Houses


Serenity sometimes provokes, perhaps
that’s why people seek faraway places:
In order not to delve further into the dreams
of wistful women returning from
the market place or of tired map-makers in their
shrinking kingdoms. A back door opening onto
an endless flatness, onto a dusty road can always be found
a horse alert to the whistle. In fact every house
is a hidden puzzle enclosed within its own tale:
Who built it, which traditions it clung to,
it’s hard to remember all this now.
One can name a few architects, an equal number of
engineers and bricklayers. It, however, keeps opening
a bracket, watching you. You wake up and wrap
yourself in letters: For dreams should be written down
upon waking up.

Plovdiv, 1992

Translation: Suat Karantay

Senin altın pencerelerin


Camı aç, eğil yavaşça. Uykulu
duvarlarına sürçsün Eylül yağmuru.
Künyemdeki mutlu prens, ama örtük
bir hüzünle hep, iki büklüm bir
cennet getiriyorumdur sana kursağımda.
Belki sorular sorarız karşılıklı, yorgun
atımın yelesini okşarsın sen, ben bir bir
kapatırım açtığın camları. Bazen umutsuzdur
kavuşmak: Her zaman kazanır, kendini
açmasını öğrenmiş o sürekli yara.

Filibe, 1993

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Poeta pirata est


Ayrı kıyılarda sevip ayrıldığı
her kokudan bir şey kalmıştı ona.
Kuzeydeki denizlerin serinliğini
getirmişti kimi, kimi de çöllerinin
susamışlığını. Bütün o güzel adları
hatırlamaya çalışarak kırışık
denizlere pergeller saplamıştı
gece boyunca: Her korsanın bir düşmanı
olmalıydı, oturup konuşacağı, ölümden
korkarak ve uzun uzun alışarak yaşadığına.

Filibe, 1993

25 Temmuz 2010 Pazar

Ayak izlerinde kadınlar


Tanrılıktan çıkmış
bir tanrı gibi sevindim
ayaklarınıza, onlarla ayrı
seviştim. Böyle böyle aştım
bileklerinizi, aşık
kemiğinizde dolaştım da durdum.
Ben ki ayak basılmadık
bir kıtaydım, çiğnenmemiş
bir kural, o ayaklanmadıkları
zorba; her çıplaklığa yakışacak
ayaklarınıza yetiştim. Boşuna
yaşanmıyordu demek, milyonlarca
yıllık evrim.

Ağustos 1994, Filibe

24 Temmuz 2010 Cumartesi

Dönüşüm


Nehirleşiyorum geceden
gündüze, iri şehirlerin
tanelediği verimli bir
salkıma dönüşüyor kollarım
bacaklarım, halka halka
genişleyen ilkel bir
güzelliğe. Zaman mı, yoksa
yaşadıklarımız mı her defasında
bizi buluşturan? Yangın
merdivenleri, uygun adım
günlerin arasından bir
bakmışım genç bir uygarlık
uçuklamış ağzımın kıyısında:
Bakmıyorum, senden bir yatakta
sürüyor denize doğru seferim.

Filibe, 1993

23 Temmuz 2010 Cuma

Ayabakanlar


Bir çıplaklığa varmak için
bütün bu giyinmeler -bir iki
silkinip yenildiğimiz uyku,
demlediğimiz yalın düş.
Kendi yalnızlığıyla geçinen
bir çocuktur İspanya, şatolarını
en kadın yanlarımızla kurduğumuz.
İşte korkuncuz anlamakta bunları,
kenarlı şapkasıyla görünmüyor mu
Panza, o inatçı çocukluk yetişiyor
anlaşılmaz haberlerin ardından:
yıllar sürmüş sürgününden
kurtulması atlının.

Haziran 1994, Filibe.

10 Haziran 2010 Perşembe

DJ


Sevgilim;
Bu gece bir parti var,
Yalnız senin kaçırdığın.
Sen çok soğuk bir trenden
İçli Balkan köylerinde,
Senin için yazılmamış
Levhalara bakacaksın,
Biz savaşta keşfedilmiş
O tarifsiz yemeklerden
Son kez yapıp getirerek
Barışı kutlayacağız.

Aklımda sabahki halin,
Üniformanın kokusu,
Teypte Goran Bregoviç'in
Eski grubu Beyaz Düğme'den
Karışan damağımdaki acıya,
Hâlâ sevilen bir şarkı:

"Yerimde olmak için,
söyle, neler verirdin?".

Filibe, 1998

26 Mayıs 2010 Çarşamba

İlk yardım


Adı kötüye çıkmış sokaklar gibi
Ovalayıp duruyorum temiz yanlarını kalbimin.
Ne senden vazgeçmek sayılır ama bu,
Ne de bir yangını bölüşmek seninle.

Aşk bir eksiklik olarak geliyor çoğu zaman,
Her an itiraf edecek sanki
Ağlayarak bir şeyleri.
Ve dışarıda insanlar,
Toprağa dönük yüzleri,
Kırık birer anıyı
Çağrıştıran elleriyle
Anlamaya çalışan birbirlerini.

Adı kötüye çıkmış sokaklar gibi
Onaramadığı yanları vardır çünkü insanın.
Bir de bakmışsın kulağın siren seslerinde
Ve yüzün gözün telefon kesikleri.

Filibe, Eylül 1993

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Asıl maç şimdi başlıyor


Cumhuriyet, 24 Mayıs 2010

Cumhuriyet yazılarımın sonuna geldik.

Buradaki kısa ama anlamlı beraberliğimiz, pek çok şeye tanıklık etti: Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP için bir umut gibi doğmasına, futboldaki ikinci Anadolu devrimine, Zonguldak’ta madencilerin yaşadığı yürek parçalayan trajediye...

Görünen köy: Kemal Kılıçdaroğlu’nun liderliğinde CHP yeni bir ivme yakalayacak. Partinin iktidar alternatifi olarak yeniden ortaya çıkmak üzere olduğunu, başbakanın tedirgin demeçlerinden de anlamak mümkün. Gönül ister ki bu fırsat çarçur edilmesin, en iyi şekilde değerlendirilsin.

***

Vaktiyle yazmıştım: Son genel seçimlerin bir gün öncesinde, sevgili dostum Yasemin ve oğlum Can’la beraber Kanyon Alışveriş Merkezi’nde yemek yiyorduk. Derken bir köşeden, büyük bir el arabasını çeken temizlik işçisinin çıktığını gördüm. Kürt olduğu belli genç adam güçlükle çekiyordu çöple dolu el arabasını ve sonunda korktuğum oldu: İşçinin elinden kurtulan araba devrildi, çöpler saçıldı ortalığa. Bu sırada oradan geçmekte olan şık giyimli ve uzun boylu iki genç kız, manzarayı görünce bastılar kahkahayı. Çöpleri toplamaya çalışan işçinin onların arkasından öyle bir bakışı vardı ki, görseniz eminim siz de bir daha unutamazdınız.

“Bu çocuk yarın AKP’ye oy verecek” dedim Yasemin’e: “ona gülen kızlar da CHP’ye oy verecekler. Bu yüzden AKP kazanacak seçimi. Hem de açık ara.”

Sonra seçim oldu ve sonucu biliyorsunuz: AKP kazandı, hem de açık ara.

***

Son seçimde AKP’ye oy vermiş seçmenin büyük çoğunluğunun (her zaman var olan radikal bir azınlık dışında) Atatürk’le, orduyla ya da laiklikle sorunu yok. Bu yüzden, “biz Atatürk’ü savunuyoruz!” dediğiniz zaman ister istemez şu yanıtı veriyorlar: “Çok güzel, peki sonra?”

Ayrıca, DSP'nin eski lideri Zeki Sezer’in pek güzel ifade ettiği gibi: Parasızlıktan çocuğunu okula nasıl göndereceğini kara kara düşünen adama laiklikten bahsettiğinizde, o bunu küfür gibi algılıyor.

Bu söylediklerime herkesin bayılmayacağını biliyorum ama zaten köşe yazarlarının görevi “hoşa gidecek düşünceler” üretmek değildir bence. Bizim görevimiz, tatsız da olsa gerçekleri dile getirmektir ve dilerim Kemal Kılıçdaroğlu da aynı gerçekleri hesaba katarak CHP’yi hepimizin ihtiyaç duyduğu, gerçek bir iktidar alternatifi haline getirir.

Dilerim CHP kongresinden sonra yeniden heyecan kazanan siyaset satrancında Atatürkçü sosyal demokratlar olur, en akıllı hamleleri yapanlar.

21 Mayıs 2010 Cuma

Kader kısmet


Cumhuriyet, 21 Mayıs 2010

Zonguldak’ta aileler ağlaşırken “ölmek madencilerin kaderinde var” buyurdu Tayyip Erdoğan ve işin ilginci, onun bunu söylemesine kimse fazla şaşırmadı.

Hatta Allah bilir, bu sözlere hak verenlerin sayısı da hiç de az değildir. “Kader” deyince akan sular durur bizim mütevekkil medeniyetimizde.

Kaderin bu her şeye burnunu sokan gücüne olan inanç yüzündendir ki, batı medeniyetini yüz kilometre geriden takip ederiz.

Belki de bu yüzden kapıldığımız rehaveti, “Çocuk Kalbi” yazarı Edmondo de Amicis şöyle betimlemiştir: “İstanbul Avrupa`nın gündüz en parlak, gece en karanlık şehridir. Tek tük ve birbirinden çok uzak olan fenerler belli başlı sokakları ancak aydınlatır, ötekiler mağara gibidir, kimse elinde bir fener olmadan bu sokaklara girmeyi göze alamaz. Bu yüzden, gece olur olmaz, şehir ıssızlaşır; bekçilerden, köpek sürülerinden, kimse görmeden kaçan günahkár kadınlardan, yerin altındaki meyhanelerden çıkan delikanlılardan, yollarda ve mezarlıklarda, orada burada, şuleler gibi bir parlayıp bir sönen esrarlı fenerlerden başka bir şey görülmez.”

Bizim gecelerimizin böyle olması kaderdir; tıpkı batılıların aynı geceleri çalışarak ve yenilikler icat ederek geliştirmeleri gibi. Edmondo De Amicis “Constantinopoli”yi yazdığında, penceresinde geç vakte kadar ışık yananlar daha çok batılılar olmuştur.

***

Ülkemizdeyse gerçekleri söylediler diye zindanlara atılmak, öldürülmek, hatta yakılmaktır kaderi aydınların. Onların başlarına gelenler toplumsal hafızamıza öyle bir nakşolunmuştur ki, çocukları kitaba düşkün aileler kara kara düşünürler, “Allah vere de başına bir şey gelmese” diye.

Bizim milletçe kaderimiz nedir peki? Yoksulluk mu? Hasretlerimize kavuşamamak mı? Yabancı bir arkadaşımız link gönderdiğinde utana sıkıla “özür dilerim, bizim burada Youtube yasaklı” demek mi? Trafik kazasında ya da kötü yapılmış bir evin enkazında ölmek mi yoksa?

***

Diyarbakır’da doğup karakol basmaya giderken ya da Bursa’da doğup katıldığımız operasyonda can vermek midir kaderimiz? Evladın tabutuna sarılarak ağlamak ve mutluluk denen şeyin adını bile unutmak mıdır?

Zengin sofralarda yemek yemek, güzel kadınlarla sohbet etmek, kadehteki buzları şıngırdatmak, plajda tatlı tatlı güneşlenmek kimin kaderidir peki? Kimdir ellerinde kalem bu kaderleri harıl harıl yazanlar? Zonguldak’ta ağlayan evladın kaderi nedir? Bunun cevabını veremeyecek iktidarın kaderi ne olmalıdır?

Ya “kader” nedir her şeyden önce? Şu dünyada birilerinin bize layık gördüğü hayat dışında bir kader var mıdır?

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Değişme yeteneği

Cumhuriyet, 19 Mayıs 2010

Hani “birikip sıçrama” der ya Attilâ İlhan, milletçe durup durup son haftanın içine iki büyük değişimi birden sığdırdık: Önce Bursaspor ligdeki yıkılmaz sanılan İstanbul sultasına son verip Türk futbolunda devrim yaptı, ardından daha düne kadar ebediyen Deniz Baykal tarafından yönetileceğini sandığımız CHP’nin yeni lideri belirdi ufukta: Kemal Kılıçdaroğlu.

Ne diyelim, hem siyasette “İkinci Kemalizm” dönemi hem de futboldaki “İkinci Anadolu Devrimi” hepimize hayırlı olsun!

***

Şahsen değişimden yanayım, futbolda da, siyasette de: Diyalektik bunu gerektirir, yenilenme gerekir, klişelere saplanıp kalmamak ve yeni sözler gerekir. Bundan kaçtığınız zaman, kendinizi hangi ideolojiyle tanımlarsanız tanımlayın, muhafazakârlaşırsınız.

Bunu duymaya pek bayılmıyoruz ama CHP’nin yaşadığı yorgunluğun altında tam da bu var aslında: Yirmi birinci yüzyılın Türkiye’sinde değişimi, gençliği ve yeniliği değil eskiye özlemi ve muhafazakârlaşmayı temsil eder hale geldi CHP. Tıpkı kendilerini bir türlü yeniliyemeyen üç büyüklerin Türk futbolunun ekolleşmesinin önündeki engel haline gelmeye başlaması gibi.

***

İzninizle, geçen hafta aldığım, son derece manidar bir okur mektubunu paylaşmak isterim.

“RTE' yi ancak kara Afrikanın belli diktatörleri ile karşılaştırabilirsiniz” diyor, Bodrum’dan yazan makine mühendisi: “Evet bu birikimi, bilgisi ve eğitimi ile RTE, Aziz Nesin'in belirttiği %60 KOYUN halkımın karizmatik lideri olabilir. Atatürk ve onun yolunda gidenler bu orandaki halkı geliştirerek İNSAN olmaları için uğraşıyorlar. Siz bırakın siyaset yazmayı, havadan sudan bahsedin; zamanı gelince o kategoriye terfi edersiniz.”

Posta kutumda pek çok benzer mektup var ama bunu tipik olduğu için seçtim; Kurtulmamız gereken ne kadar hastalık varsa içinde barındırdığı için: Seçmeni aşağılama, halkı umursamayış, kendisini milletin üzerinde görme ve Güney Afrikalı Boer’leri aratmayan, kıymeti kendinden menkul bir kibir.

Böyle düşünen değerli okurlara saygı duymakla beraber, kendilerine hatırlatmak isterim: Bendenizin siyaset yazıp yazmaması, hatta bu köşede yazıp yazmaması tabii ki önemli değildir. Önemli olan Türkiye’de bir şeylerin değişmesi, hareket alanlarımızı daraltan kireçlenmelerin giderilmesidir. İki farklı hayat tarzının temsilcisi olan Kemal Kılıçdaroğlu ve Ertuğrul Sağlam, hâlâ değişebilme yeteneğine sahip olduğumuzu gösterdikleri için güzeldirler benim gözümde: Değişimin kendisi bizahiti güzel bir şey olduğu için.

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Emine Erdoğan'a çağrı


Cumhuriyet, 17 Mayıs 2010

İnsan ilişkilerini aşırı önemsediğim için beni eleştiren dostlarıma Ingeborg Bachmann’ın sözünü hatırlatmayı her daim borç bilirim: “Faşizm, iki insan arasındaki ilişkide başlar.”

Deniz Baykal’a kurulan komplonun yalnız siyaset değil, medeniyet tarihimiz açısından da taşıdığı vahameti de sanırım çocuklarımız bizden çok daha iyi anlayacaklar.

Diyecekler ki “nasıl bir tarihte yaşamışsınız ki, ülkenin ana muhalefet partisinin genel başkanına böyle bir şey yapılabilmiş.”

Tabii bu iyimser bir gelecek tahmini. Kötümser olanınıysa George Orwell, hepimizi malumu “1984” adlı romanında yapmış: Evlere yerleştirilen kameralar, özel hayatları en mahrem noktasına kadar kontrol altına alınmış, bireysellikleri ortadan kaldırılmış bir toplum ve cinselliğin bile devlet iznine bağlı olduğu, karanlık bir dünya.

George Orwell’in hayal ettiği görüntülerle, Deniz Baykal’ı mağdur edenler arasında çok da büyük bir fark yok.

***

Tabii bir de sapla samanı karıştıran bir başbakan var karşımızda: İki insan dışında kimseyi ilgilendirmeyen “sadakat” kavramı üzerine polemik üretip bundan muhalefeti yıpratacak bir strateji çıkarmaya çalışan.

Yakınlarının başbakana hatırlatması gerek: İnsanları yargılamaya özel hayatları üzerinden başlamak, en hafif tabiriyle ayıptır. Bu hatırlatmayı da herhalde en iyi eşi Emine Hanım yapabilir.

Ben bir AKP seçmeni değilim. Ama vicdan sahibi bir vatandaş olarak, buradan Emine Erdoğan’a çağrıda bulunmak istiyorum: Lütfen eşinizden Deniz Baykal’ın özel hayatıyla ilgili açıklama yapmamasını isteyiniz.

İnsanların özel hayatları, dışarıdan bakılarak yargılanabilecek ve üzerinden ahlak bekçiliği yapılabilecek alanlar değildir. Eğer ifşa edip yargılamaya kalkarsak herkesin hayatında zaaflara ulaşılabilir ve ahlak bekçilerinin sandığının tersine, bu zaaflardır aslında bizi robota dönüşmekten kurtaran.

Kişi başkalarına ruhen ya da bedenen zarar vermiyor, yasaları çiğnemiyor, görevini de hakkıyla yapıyorsa zaafları, özel hayatını paylaştığı kişiler dışında kimseyi ilgilendirmez.

***

George Orwell’in romanında yarattığı karanlık dünyadaki insanlar, özel hayatları kamerayla izlendiği için beşeri zaaflarından arınmış ve birer robota dönüşmüşlerdir. Aynı şeyi yapmamızı istemeye kimsenin hakkı yoktur bizden, ana muhalefet lideri olsak bile.

Bu yüzden Emine Erdoğan duruma derhal el koymalı ve Deniz Baykal’ın özel hayatının tartışma konusu yapılmasını tüm gücüyle engellemeye çalışmalıdır. Çünkü faşizm gibi, demokrasi de iki insan arasındaki ilişkide başlamaktadır aslında, biz farkında olmasak da.

16 Mayıs 2010 Pazar

Aşk olsun Teoman!


Teoman bir röportajında demiş ki: “İstanbul deyince aklıma Beyoğlu geliyor. Dolayısıyla Galatasaray Lisesi’nden mezun. Çok çalışkan değil ama eğlenceli biri. Hafif bıçkın. Kültürlü ama entelektüel değil.”

Yani Teoman, aşk olsun. Beğendin mi abi yaptığını? Şimdi beni ifşa ettin de başın göğe mi erdi?

Ben ki İstanbul olduğumu saklayarak yıllarca Clark Kent gibi yaşamışım... Yedi tepem belli olmasın diye, Dördüncü Murat gibi tebdil gezmişim...

Telefon kulübelerinde giyinip soyunmaktan belim tutulmuş, pelerin taşımaktan ayağıma kara sular inmiş...

Kâh Metropolis taklidi yapmışım, kâh İzmir gibi, Semerkant gibi takılmışım... Şimdi asıl kimliğimi dost düşman öğrendi. Mutlu musun?

***

Şaka bir yana, Galatasaray’ın en iyi devrinde okumadık biz. Mektebin hali şimdiki kadar parlak değildi. Hatta 12 Eylül sonrası marazların arada nüksettiği bir dönemdi.

Yine de orada güzel günler geçirdik.

En azından Çiçek Pasajı’nda rezil olmadan içmeyi, Bab Kafeterya’da kızlara rahatsız etmeden asılmayı, o zamanlar henüz Kieslowski filmleri falan göstermeyen Beyoğlu sinemalarında ilk cinsel bilgilerimizi öğrendik.

Trafiğe açıktı Beyoğlu. Kaldırımda fahişeler çalışırdı. Bunu gören rahmetli annem babama demiş ki: “Ömer... Biz bu çocuğu böyle nereye bıraktık!”

***

Hiçbir zaman çok çalışkan olmadım, evet. Genellikle hayatta kalmak için çaba harcadığımdan, çalışmaya pek halim kalmıyordu.

Haliyle, çift dikiş geçtim bazı sınıfları. Ama pişman değilim: O dikişler o kadar sağlam olmasa şimdiye çakal-çukalın elinde kalmıştım çoktan.

İdare edecek kadar bıçkın olmayı da bir şekilde öğrendik. Kendisini operada da pavyonda da “Fransız” hissetmeyen, garip bir model yarattılar bizden.

***

Kültür meselesine gelince: Yazar olacak kadar kitap devirdik çok şükür. Ama yine de diyemem kendime entelektüel.

Sadece Bernard-Henri Levy gibi konuşamadığım ya da Terry Eagleton gibi yazamadığım için değil. “Entelektüel” olmak için gereken donanımın en az üç kuşakta edinildiğini maalesef bildiğimden.

Yani sadece bizim kültürlü olmamız entelektüel sayılmaya yetmiyor. Dedemiz ve babamız da öyle olacak... Şu durumda babamla ikimiz treni kaçırdık ama oğlum isterse olabilir entelektüel. Sonuçta paşa gönlü bilir.

Ama benim kadar İstanbul olamaz tabii, o ayrı.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

"Dur ey zaman, ne güzelsin!"


Cumhuriyet, 14 Mayıs 2010

Şunları yazmışım geçen bahar başlarken:

“Oğlumla geçen yıl yaprak döküşünü izlediğimiz badem ağacı dün gece çiçeklenmiş. Fakat ne zaman anladı havanın ısındığını? Daha biz bile baharı idrak edememişken bu ne hız? Yoksa badem ağaçları hava durumunu mu izliyor?

Şaka bir yana, size dost tavsiyesi: Bu yazıyı okuduktan sonra daha kaç bahar göreceğinizi düşünün. Bu size önümüzdeki baharın değerini hatırlatır.

Baharın değerini bildik mi yerel seçimmiş, küresel krizmiş, siyasetçinin kaçması, köşe yazarının tırışkadan namesiymiş, fasa fiso kalır yanında.

Durmadan kurulup dağılan şu âlemde alacağımız bir nefestir çünkü. O da boş mudur dolu mu, takdiri size kalmış.

***

Oğlumla göreceğim kaç bahar var? On? Yirmi? Otuz?

Bundan sonra yıllar hızlandıkça hızlanacak. Günler yavaşlayacak. Ne demiş Cemal Süreya: “Yaşlılıkta günler uzun, yıllar kısa.”

Allah kısmet ederse yine badem ağaçları çiçeklenirken, bahar rüzgârı badem gibi kızların saçını okşarken basıp gitmek isterim. Zaferleri, dostlukları, sevdaları, yazamadığım romanları alıp efendice helalleşmek. En ufak bir saygısızlık yapmadan, büyük bir ciddiyetle bakmak isterim ölümün gözlerine.

O zamana kadar da yaşadığım her bahar bana armağandır. Yaşayacağınız her bahar, hayattan size armağandır. Üstelik öyle değerlidir ki, yanında para yerlerde sürünür.”


***

Derken adına “güneş” dediğimiz, orta halli yıldızın etrafındaki bir turu daha tamamladı dünya. Kahkaha ve gözyaşıyla, ilan-ı harpler ve ilan-ı aşklarla. Şimdiyse, bir ara hiç bitmeyecekmiş gibi gelen kış çoktan uzaklarda kaldı ve yaza hazırlanıyoruz: Her yıl olduğu gibi.

Geçmişten bahsederken “nasıl da geçti zaman, hiç anlamadık” deriz ya, geçen zamanı anlamanın en iyi yolu bu arada olup bitenleri düşünmek aslında. Başımızdan geçenleri alt alta yazdığımızda çıkıyor ortaya, asıl manzarası zamanın.

Bilenler bilir, bir huyum vardır: Hayattaki hatalarımın altında ezilmektense onları akıl hocam yapmayı tercih ederim. Ne zaman kritik bir karar almam gerekse giderim eski hatalarımın meclisine, yol göstermelerini isterim. Böylece anlarım hayatın neresinde olduğumu, yürüdüğüm ve yürünecek yolları. Eski hatalarla yarenlik etmek güzeldir, herkese tavsiye ederim.

***

“Yaşayacağınız her bahar, hayattan size armağandır” demişim geçen yıl bu vakitler: “Üstelik öyle değerlidir ki, yanında para yerlerde sürünür.”

Şimdiyse eski yazlar yan yana dizilip gösteriyorlar bize, onca şeyden kalan külleri ve ateşleri: Neleri başarmışız, hangi hatalardan geçmişiz, bize iyilik ve kötülük yapanlar kimler... İşte hiçbir zaman şaşmayan, gerçek takvimi hayatın.

Badem ağacımızı gördükçe de, içimden Goethe gibi seslenmek geliyor: “Dur ey zaman, ne güzelsin!” diye.

13 Mayıs 2010 Perşembe

CHP'ye siyasetçiye benzemeyen bir lider gerek


Cumhuriyet, 12 Mayıs 2010

Deniz Baykal’ın “çekildiğine” inanmak zor ama gözler şimdiden yeni lider adayları üzerine çevrilmiş halde: Beklenmedik anda gelen bu büyük değişimi bir tahmin fırtınası takip edecek gibi. Herkes gönlünden başka bir CHP lideri geçirecek; bazıları üzüntüyle bazıları da sevinçle.

Türkiye’de lider karizması çok önemli. Bu yüzden “önemli olan lider değil, partinin politikalarıdır” falan diyemiyoruz. Tayyip Erdoğan’ın karizması olmasa AKP bugünleri görebilir miydi?

Tam da bu noktada, biraz nesnel davranıp Tayyip Erdoğan örneği üzerine düşünmeleri yararlı olabilir CHP’lilerin: Çünkü Erdoğan tüm doğruları ve yanlışlarıyla, dünyadaki yeni ve Deniz Baykal’ın kesinlikle dahil olmadığı bir liderler kuşağını temsil ediyor.

***

Nedir bu liderler kuşağının ortak özellikleri? Bir kere “siyasetçiye” benzememeleri. Siyasetçi gibi konuşmadan, gündelik dilin olanaklarını bir meddah kıvraklığıyla kullanarak iletişim kurmaları.

Bunun en parlak örneğini, Barack Obama’da görüyoruz. Obama’nın başarısındaki, özenle yazılan ve yepyeni bir belagat tarzına yaslanan konuşmalarının etkisini herhalde hiçbirimiz inkâr edemeyiz.

Benzer bir marifetin Tayyip Erdoğan’da olmadığına da en azından beni kimse ikna edemez. Halkla iletişim kurmadaki başarısında bunun payı büyük. Aynı şeyi Sarkozy, Berlusconi, hatta Putin gibi liderler için söylemek mümkün. Dünya siyasetinin yükselen yıldızı Nick Clegg ise bunun en genç kanıtı.

***

“Siyasetçiye benzemeyen” liderlerin halklardan teveccüh görmesinin en önemli nedeni, insanlığın günümüzde siyaset denen şeyden bıkıp usanmış olması. Bir lider klasik siyasetçi tipine ne kadar yakınsa o kadar görülmez, dinlenmez ve söylediklerine kulak asılmaz oluyor. Deniz Baykal’ın muzdarip olduğu da buydu aslında. Gerek personası, gerekse belagat tarzıyla siyasetçiye o kadar çok benziyordu ki, bu durum CHP’nin giderek muhafazakârlaşan politikalarıyla birleşince ortaya “muhalefette yıpranmak” gibi eşine az rastlanan bir durum çıktı.

Bu yüzden diyorum ki, günümüzde genç, farklı, karizmasını iletişim yeteneğiyle birleştirmiş ve “siyasetçiye benzemeyen” bir lider gerekiyor CHP’ye, Tayyip Erdoğan gibi bir isimle başedebilmeleri için. Başetmeyi gerçekten istiyorlarsa tabii.

11 Mayıs 2010 Salı

Pusular ülkesi


Cumhuriyet, 9 Mayıs 2010


Şu hayatta Deniz Baykal’ın temsil ettiği hiçbir şeyi anladığımı söyleyemem. Ulusalcı olmadığım için değil sadece: CHP onun yönetiminde muhafazakârlaşmış, AKP’nin “reformcu” ve “genç” görünmesine neden olmayı başarmıştır. Yeniliklere direnen, koltuğuna yapışmış, garip ve anlaşılmaz bir politikacıdır Deniz Baykal, benim de nazarımda.

Ama bütün bunlara rağmen, şerefli düelloları hak etmektedir Türkiye’nin bu kırk yıllık siyasetçisi. Adice bir pusuyu değil.

***

Çetin Altan demiştir ki bir yazısında “Türkiye’de duello kültürü yoktur, pusu kültürü vardır.”

Bu memlekette insanın en büyük özlemidir, şöyle delikanlı gibi, asaletle hesaplaşacağı hasımlara sahip olmak. Ama olmaz bir türlü. Siz adamın yüzüne eldivenle vurursunuz, o sizi bir tenhada arkanızdan zımbalayıverir.

Bu toprağın en esaslı çocuklarından Hrant’ı bu yüzden arkasından vurmuşlardır. Sabahattin Ali, bu yüzden kalleşçe vurulup öldürülmüştür. Nâzım Hikmet’i acı dolu bir mahpus yaşamına mahkum edenler, onunla duello edemeyecek zavallılar olmuştur hep.

Deniz Baykal’ın başına gelenler de, işte Çetin Altan’ın bahsettiği o ucuz “pusu” kültürünün uzantısından başka bir şey değil.

***

Şu dünyada Deniz Baykal’ı parti genel başkanlığından istifa ettirecek herhangi bir neden olabileceğini tabii ki sanmıyorum. Kendisi muhtemelen son ana kadar parti genel başkanlığı ve ebedi muhalefet koltuğunda oturmaya devam edecektir. Ayrıca, istifa ederse herhalde daha çok Tayyip Erdoğan üzülecektir, Baykal onun iktidarının teminatlarından biri olduğu için.

Ama koskoca ana muhalefet partisinin genel başkanına böyle bir pusuyu reva görmek, düşmanlarının özsaygıdan ne kadar yoksun olduğunu gösterir. Ancak kendisine saygısı olan, özgüven sahibi kişiler saygı duyabilirler hasımlarına.

İnsanın kaç karatlık olduğu, dostlarından çok düşmanlarına nasıl davrandığına bakarak anlaşılır.

***

“Türkiye’de pusu kültürü vardır” demiştir pirimiz Çetin Altan. Sahiden de hayatımız, haysiyetli hasımlar arayarak geçer. Arayarak ve bulamayarak.

Bu satırların CHP’yi asla anlayamayacak yazarı bile hasrettir, şöyle delikanlıca cenkleşebileceği, silahı fikirler olan birilerine. Ama hep pusular çıkar karşımıza çünkü artık milli sporlarımızdan birine dönüşmüştür, başkalarını bel altından vurmak.

Sonunda öyle bir gün gelir ki, kendinizi Deniz Baykal için samimiyetle üzülürken buluverirsiniz.

7 Mayıs 2010 Cuma

Eyyafyallayöküll ve Olimpos


Cumhuriyet, 7 Mayıs 2010

İzlanda’daki yanardağ nasıl 190 yıllık uykusundan uyanıp kıtayı birbirine kattıysa, bir başka uyuyan dev de Olimpos eteklerinde kımıldamaya başladı. Uyanan devin adı: Halk.

Komşuda IMF’nin dayattığı önlemlere karşı direniş sürerken, Yunanistan Komünist Partisi meşhur Parthenon tapınağına, “Avrupa halkları ayağa kalkın” yazan bir pankart asmış. Görünen o ki Yunan halkı direnmeye kararlı. Krizin faturasını yoksullara çıkaran reçeteye karşı, haklarını arıyorlar.

Sadece bu bile, sol düşüncenin öldüğünü söyleyen ve bunun propagandasını yapanlara güzel bir yanıt oluşturuyor: Dünyadaki adaletsizlikler bitmeden, sosyal adalet özleminin bitmesine olanak var mı?

Aynı zamanda, kendisini “sol” olarak tanımlayan siyasetçilere de muhalefet ekseninin nereye konması gerektiğine dair bir fikir veriyor Yunanistan olayları: Durulması gereken yer, Atina sokaklarındaki göstericilerin yanı.

Aynı zamanda çocuğunu okula nasıl göndereceğini kara kara düşünen Kartal’daki işçinin, Meksika’daki topraksız köylülerin, Britanya’da madencilerin, Macaristan çingenelerinin yanında olduğu takdirde solun anlam ve önemi var.

***

Geçen hafta, oğlumla “Astroboy” adında bir çizgi-filme gittik. Gelecek çağlardan birinde geçen filmde, zenginler yarattıkları bir suni uyduda, refah içerisinde yaşarken, ekolojisi bozulmuş ve hurdalığa dönüşmüş yeryüzünü yoksullara bırakmışlardı.

Beş yaşındaki oğlum, “Astroboy” sayesinde, “zenginlik” ve “yoksulluk” kavramlarıyla tanışmış oldu ve sordu beklenen soruyu: “Aşağıdakilerin yukarı çıkmasına imkân yok mu?”

“Var” dedim: “Ama bunun için önce aynı soruyu kendilerine sormaları gerek.”

“Aşağıdakilerin” bu soruyu sormak için sahip oldukları gereçler var; sol siyasi partiler mesela. Onlar bundan kaçındığı zaman sağın yoksullara umut gibi görünmesi mümkün oluyor ve adaletsizliğin kısır döngüsü sürüyor, Türkiye’de de, Yunanistan’da da...

***

“Avrupa Halkları Ayağa Kalkın” yazıyor, Parthenon tapınağındaki pankartta. Bu da bize yaşlı ve mücadele etmekten yorulmuş görünen Avrupa’nın içten içe kaynadığını gösteriyor.

Oysa sol siyaset hem Türkiye’de hem de dünyada hâlâ gerçek eksenini arıyor. Bu da populist sağ partilerin iktidar koltuklarına kurulmasına neden oluyor, ülkemizde yaşandığı gibi.

Sonuçta, Eyyafyallayöküll dağından sonra, Avrupa’yı sarsma sırası şimdi Olimpos’ta... Bakalım külleri nereye savrulacak.


.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

İki yalnız takım


Cumhuriyet, 3 Mayıs 2010

Bursaspor yalnız.

Medyaya bakıyorsunuz, sanki büyük takımlar kendi kendileriyle yarışıyor. Timsahlara sezon ortasında gösterilen ve biraz da merhamet kokan sempatiden eser kalmamış.

Haklı tabii medya: Bir İstanbul büyüğü şampiyon olacak ki gazeteler satılsın. Herkes ekmek derdinde.

Mesela Hürriyet, Fenerbahçe-Eskişehir maçını, tek bir Eskişehirli futbolcu resmi olmadan “görmeyi” başarmış. Haklı tabii Hürriyet: Eskişehirspor için kaç kişi gazete alır ki?

Hıncal Uluç dememiş miydi vaktiyle: “Türkiye’de bir takımın şampiyon olabilmesi için ülkenin her yerinde taraftar edinmesi gerekir” diye.

Her zamanki acı gerçekçiliğiyle moral bozsa da, Hıncal Uluç haklıydı tabii: Her yerde taraftarınız olacak ki medya size desteklesin. Medya size destekleyecek ki şampiyon olasınız. İki kere iki dört.

Bursaspor bu yüzden yalnız. Medyanın onu desteklemek gibi bir lüksü yok. Hatta şu okuduğunuz yazı bile bir yerde abesle iştigal.

***

Diyarbakırspor da yalnız.

Medyada oluşan algıya bakılırsa, takım haftalar önce küme düştü bile. Görünen o ki, uç siyasetlerin güç gösterisi sahasına dönüşmüş Diyarbakır stadı seneye bir alt kümenin maçlarına ev sahipliği yapacak.

PKK istiyor ki takım küme düşsün, şehrin ülkeyle entegrasyonunu sağlayan böyle bir kanal kalmasın.

Medyanınsa pek umurunda değil Diyarbakırspor. Katalanların Barcelona’sı değil ki, bizim Kürtlerin gariban takımı ne de olsa. Kavga dövüş olmazsa niye haber yapılsın?

***

Sezon boyunca aralarında yaşadıklarıyla hepimizi korkutan bu iki takımın el ele sürüklendikleri yalnızlık bence gayet manidar.

Ne yaşanırsa yaşansın, sonuçta yolunu bulan güçlüler ve egemenler oluyor yine: Zenginler şampiyonluğa koşuyor, büyük medya kendisini onları destemek zorunda hissediyor, Anadolu’nun iki ucundaki iki kulüpse ayrı ayrı yollarda, aynı yalnızlığa terk ediliyor.

Sonuçta kavga edip birbirinin kalbini kırdığıyla kalıyor, güçlü ve zengin olmayanlar.

İşte size yarın öbür gün ellerinde silahlarla bir dağ karakolunda karşı karşıya gelecek Bursa’lı Mehmet’le Diyarbakırlı Memo’nun ortak yalnızlığının sportif bir özeti. Her yönüyle sınıfsal, dolayısıyla solun gündemi olması gereken bir özet.

Ey Fenerbahçeli, Galatasaraylı, Beşiktaşlı dostlar... O çocuklar her hafta stadyumlardaki localarına kurulup viskilerini yudumlayanların aklına geliyor mu sizce?

30 Nisan 2010 Cuma

Taksim hazırlığı


Cumhuriyet, 28 Nisan 2010

Gönül Kement kim? Rasim Elmas’ın kızı...

Rasim Elmas kim peki? 1 Mayıs 1977’de Taksim’de katledilen onca insandan biri, sinema emekçisi.

Rasim Elmas’ın adı hiçbir zaman sokaklara verilmeyecek, yüzü ekranda görülmeyecek... Birgün’den Zeynep Kuray’ın röportajı olmasa, haberimiz bile olmayacaktı.
Şimdiyse karşımızda eski bir fotoğraf ve buruk bir acı: “Sanki gerçekten bir savaş olmuştu” diyor Gönül Hanım, o günün akşamı babasını aramak için gittiği Taksim’i anlatırken: “Her yer su ve kandı. İç çamaşırları, atletler, ceketler, ayakkabılar, çoraplar her yere saçılmıştı. Alanda bir vahşet yaşandığı belliydi. Ağzım açık kaldı ve çok korktum.”

Bu acı hatıralardan otuz üç yıl ve siz bu satırları okuduktan üç gün sonra, Taksim Meydanı ilk kez yeniden 1 Mayıs törenlerine açılacak. Sendikalar ve sivil toplum örgütleri, bu anlamlı güne hazırlanıyor.

Gönül Hanım, fotoğrafçıya parmağıyla Kazancı Yokuşu’ndaki o malum noktayı gösteriyor: “Her zaman rahmetle ve saygıyla andığım babam bize bir gelecek hazırlayamamıştı çünkü öldüğünde sadece 42 yaşındaydı”.

Onun acılarını bugün kim hatırlıyor?

***

33 yılda hem Dünya hem de Türkiye öyle bir değişti, her şey o kadar savruldu ki, insanın ağzı açık kalıyor.

Birkaç yıl önce, imza günü için gittiğim Antalya’da sohbet ettiğim liseli gençlerin “Batı Almanya” diye bir şeyden habersiz olduğunu fark edip şaşırmıştım. Sovyetler Birliği de en fazla Prusya gibi bir şeydi onlar için: Ancak öğretmen zoruyla baktıkları tarih kitabından bir sayfa...

İyi niyetli bir oyuncu kardeşimin “12 Eylül çok kötü olmuş, hele o zaman Deniz Gezmiş’lerin asılması falan...” dediğini de dün gibi hatırlıyorum.

Böyle şeylerle ne her karşılaştığımda anlıyorum ki, gündelik hayatımızda fark etmesek de tozu dumana katarak geçiyor zaman. Hafıza zayıflıyor, malum sandığımız şeyler bilinmez hale gelebiliyor. Buna tarihin en “başarılı” askeri darbelerinden 12 Eylül’ün etkisini, küresel teknoloji ve iletişimde yaşanan sıçramaları da eklersek, aradan geçen 33 yılın, mesela rahmetli babamın doğduğu 1947 ile 1980 arasındaki 33 yıldan kat kat uzun olduğunu fark edebiliriz.

Taksim, işte bu “ahval ve şeraitte” 1 Mayıs’a hazırlanıyor.

Meydan aynı meydan değil kuşkusuz. Kutlamalara katılacak insanların çoğu aynı insanlar değil. Ama aynı haklı talepler ve insanca dünya hasretiyle gidecekler, vaktiyle Gönül Hanım’dan babasını almış meydana. Artık her şeyin yalana dönüştüğü şu gösteri dünyasında gerçeğe bir kapı açabilmek için. Üzerlerinde aynı gökyüzüyle.

Çocuklar korkunç Allahım


Cumhuriyet, 30 Nisan 2010

“Çocuklar korkunç Allahım” demiş Fazıl Hüsnü Dağlarca: “Elleri, yüzleri, saçları / Uyurlar bütün gece / Yok sana ihtiyaçları”.

Dağlarca şimdi Pervari’de yaşananları görse Allah bilir ne derdi. 13-14 yaşındaki çocukların ruhen bu kadar hastalanmasına yol açan nedir?

Acaba haklı mıydı “Sineklerin Tanrısı” yazarı Golding: Çocuklar şiddet potansiyeliyle doğan varlıklar mıdır? Öyleyse bunu açığa çıkaran kültürü adlandırmak için “feodalizm” sözcüğü yeter mi? Yoksa yeni bir terminoloji mi icat etmek zorundayız?

Öyle bir kültür ki, çocuk yaştaki kızları diri diri toprağa gömülmeye ya da intihara zorlayabilir. Bu kültürde genç kadınlar, gönüllerindeki erkeğe vardıkları için, yine çocuk yaştaki öz kardeşleri tarafından, soğukkanlılıkla öldürülebilir. Bu kültürde kadınlar kadın, erkekler de erkek olamaz ki çocuklar çocuk olabilsin.

***

Acı ama gerçek: Toplum olarak 13-14 yaşında ve pek de iyi eğitilmemiş bir oğlan çocuğu gibiyiz.

En sevdiğimiz film Recep İvedik, çünkü Şahan’ın filminde kendimizi buluyoruz: O “namütenahi” oğlan çocuğunu yani.Başbakanımızın uluslararası zirvelerde yaptığı fevriliklerle gurur duyup “van minüt” diye tişört giyiyoruz, aynı çocuksu heyecanlarla.

Cinsel hayatı sağlıklı olanların beyinlerinin yüzde onu cinselliğe çalışır ya, bizim beynimizin yüzde doksanı çalışıyor cinselliğe. İnanmazsanız magazin eklerine bakın: Cinselliğini keşfetmiş ama bunu yaşamaya henüz fırsat bulamamış yeni yetmelerin histerik dilini göreceksiniz.

Bir çocukta gördüğümüzde anlayış göstereceğimiz, hatta sevimli bulacağımız bu tür özellikler, yetişkin bedenindeki bir toplumun kişiliği haline gelince insanı korkutuyor.

***

Açılımdan açılıma koşarken “ortak paydamız kalmadı” diye yakınan Kürt ve Türk aydınlarına davetimdir: İşte bize ortak payda. Bir araya gelip uğruna mücadele etmek için evlatlarımızdan iyi neden mi olur?

İşte bize yetişkin bir toplum olduğumuzu gösterip rüştümüzü ispat etmek için bir fırsat: Tenefüste kavga eden ilkokul öğrencileri gibi birbirimizin burnunu kırmaya çalışmayı bırakıp çocuklarımızı kurtaralım.

Ne demiş Dağlarca? “Çocuklar korkunç Allahım / Bebek yaparlar haçları / Aşina değiller hatıramıza / Severken aynı ağaçları.”
Bendeniz de diyorum ki: Çocukların masallardaki gibi masum kalabilmesi için, doğdukları toplumun olgunlaşması şart.

19 Nisan 2010 Pazartesi

Kokura şansı


Japonca'da “Kokura Şansı” diye bir deyim var.

Bizim gariban Kokura, “Şişman Adam” ve "Küçük Çocuk" adlı bombaların 9 Ağustos 1945 sabahındaki ilk hedefi. Ne var ki o sabah bir Ağustos gününden beklenmeyecek kadar bulutludur Kokura göğü. Kokura’lılar yaz ortasında göğü kaplayan bu karanlık bulutlara anlam veremez.

Oysa o bulutlar sayesinde hayatta kalırlar. Çünkü görüş mesafesi iyice düştüğü için bomba atılamaz. Durumu Pentagon’a bildiren uçaklara Kokura’yı bırakıp Nagasaki’ye yönelmeleri söylenir.

Bu acı gerçeği öğrendikleri zaman Kokuralı’ların ne hissetmiş olabileceğini merak ediyor insan. Acaba zil takıp oynamışlar mıdır yoksa içtenlikle yas mı tutmuşlardır komşuları için?

Aslında bulunduğumuz dünyada hayatta kalmak için hepimizin biraz “Kokura Şansı”na ihtiyacı var. Herhalde bu yüzden, başkalarının başına gelen şeylerden dolayı şanslı hissediyoruz hep kendimizi.

Onurlu Kokura'lıların komşularının başına gelene sevindiğini hiç sanmıyorum. Kuşkusuz Almanlar da sevinmezlerdi. Ama bir hissiyatı tek sözcükle kavramsallaştırmayı da ihmal etmemişler: "Schadenfreude". Anlamı: Başkalarının üzüntüsünden duyulan mutluluk.

Kıssadan hisse: Başımızda dolaşan kara bulutlar başımıza gelecek çok daha kötü şeyleri engelliyor da olabilir.

10 Nisan 2010 Cumartesi

Sevgili Jackie-2


Baharın geldiğine bugün Can’la karar verdik. Kabalcı Kitabevi’ne gidiyorduk ve Beşiktaş forması giymiş adamlar yanımızdan koşarak geçti. Sonra meydanda şarkı söylemeye başladılar. Can’a dedim ki “çarşıda büyüdüğüne gore, Beşiktaş taraftarı olman gerek. Galatasaraylılığın ne alemi var?” Ama futbolla hiç ilgisi olmayan Can, Galatasaray konusunda tam bir fanatik. Zaten fanatik dediğin de böyle olur.

Beşiktaşlıları dinlerken montları çıkarmaya karar verdik. İnsan elinde montla, güneş altında dikiliyorsa bahar gelmiş demektir. Çarşıya sapıp kitapçıya kadar, koşar adım gittik. Bir adet çocuk dergisi, oyun kumu ve şekerleme aldık. Bilgisayar oyunu konusunda küçük bir arbede yaşadık, bu da beş dakika kadar küs kalmamıza neden oldu.

Jackie inanmazsın, bugün röportaj sorularını okurken az kalsın zehirleniyordum. “Bu ne hırs?” diye düşündüm: “Arkaları benden sağlam, paraları benden çok, hiçbir zaman binemeyeceğim arabalara binip oturamayacağım evlerde oturuyorlar ama kafayı benimle bozmuşlar yine de. Tuhaf”.

İşin garibi, taaruzları genellikle okuru hedef alıyor. Galiba okur gözündeki güvenilirliğimi zedelemeyi amaçlıyorlar (eminim bunun medya dilinde bir ifadesi vardır). Buradan seslenmek istiyorum: Sakin olunuz. Medya prensi ya da edebiyatın kralı olmak gibi müthiş fikirlerim yok. Oyunun tamamen dışındayım. Oğlumla çarşıda takılabildiğim sürece mutlu bir herifim. Ha, zaten buysa asıl kıskandığınız, orasını bilmem işte.

Böyleyken böyle sevgili Jackie. Belki yazarım yine.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Bir baba için şiir


Çocuklar büyüttün;

Bir yüzleri güneş,
fırtına öbür yüzleri.

Bu yüzden kavruldun,
savruldun
bu yüzden.

Ekim 2007, Filibe

1 Nisan 2010 Perşembe

Sevgili Jackie-1


Yazarlık üzerine bir program için Ankara'dayım. Otelde arkadaşım Alek Popov’un romanının sayfalarını karıştırıyorum. Hakkında Radikal Kitap’a bir eleştiri yazdım. Orada diyorum ki “bir kuşağın edebiyat algısını çekip çeviren evrensel bir ‘zeitgeist’ var. Gençlikleri Reagan’ın, Thatcher’in ya da Kohl’un yönettiği ülkelerde geçmiş yazarların söylediği her şey, Çavuşesku, Evren ya da Jivkov’un yönettiği diyarlarda büyümüş edebiyatçılar tarafından er geç yanıtlanıyor.”

Yaşasaydın, Ocak’tan beri 65 yaşında olacaktın. Yeni yaşını değerli eşin, üstat Daniel Barenboim’la kutlardın herhalde. Belki bir ara İstanbul’a da uğrardınız. Açıkhava Tiyatrosu’nda seni izlemek şahane olurdu. Bize kendi “zeitgeist”ini gösterirdin.

Ne yalan söyleyeyim, senden bahseden filmi henüz seyretmedim. Hem fazla magazin kokuyor hem de aslında gayet iyi bir oyuncu olan Emily Watson’u nedense sen olarak tahayyül edemiyorum. Onun yerine “Arşidük Üçlüsü”nü yeniden dinliyorum. Beethoven’in eserini Murakami’nin romanından sonra aramaya başladım ve bil bakalım kimin albümünde karşıma çıktı?

Selanik güzel geçti, tahminimden daha güzel. Tasarladığım romana o kadar bağlandım ki, bitecek diye başlamaya kıyamıyorum. Galiba araştırma süresi bu yüzden uzadıkça uzuyor. Alek'in romanındaki herif ölü babasına, göbek deliğine küpe takmış Amerikalı kızı gösterip “şu küpeyi görseydin be adam” diyemediği için yanıyor: “şu anda şu koduğumun kutusunda değil, başka bir yerde olabilirdin. Hayat sadece integraller, hipotenüs ve votka değildir.”

Hayat sadece bitmeyen para ve gelecek kaygılarımızın o tüketici döngüsü de değildir, değil mi Jacqueline? Soyu tükenmiş duygusallığımız garip görünse de belki bu yüzden hâlâ seviyoruz müziği ve romanları; başka şeylerin varlığını yüzümüze çarptıkları için.

Bütün yoldaşların selamı var. Yazarım yine.

t.k.

23 Mart 2010 Salı

Kaçkın


Oydu: Çözmek gibiydi
evrendeki yalınlığı. Esirgeyen
sözdü, bağışlanmış bir tanrı.
İstedi mi anlıyordu çiğnediğimiz
lokmadan, yoksulluğumuzdan yudumlar
koparıyordu. Boş verir sandık önce,
oysa baktı durdu hep: Bir taşa, bir ota,
koydukları liraya kanlı, öbür avcundaki.
Alıp vermek yoktu onda, ölüm de,
kış da yoktu. Kavgamızda değildi çoktan;
kaçarak, susarak ya da yenilmeyerek.

Ona can veren düne, yazgıya
şaşıyorduk: Neredeydi gözlerinden
damlalarla inen yol, yolu gözleyen
ağaç, ağacı sürdüren güz? Çaresiz
anlıyorduk yetmediğimizi göğe,
her günkü giysimizde renk olup olmadığını.
Belleğe gömülü nice umut varsa
vurdu böylece yüze, ölü balıklar gibi.
Alıcı kuşları havalandı gerçeğin;
sürmesine sürdüğümüz, yaban
yaşama doğru.

-2000, Filibe

13 Mart 2010 Cumartesi

Kış



Sormadı kimse; neden
mevsimlerden en çok kışı,
ve gençken bir nakkaşı
sevdiğini henüz. Kimse
sormak için rastlamadı.
Eğer, rastgele bir yabancı,
barış, dostluk, belki de
kopkoyu bir dürüstlük adına
eksilttiğini toplarken
zeytin ağacından, bir kış sabahı
üşüyen ellerini ısıtıp tanışsaydı,
kar, Dostoyevski ve önümüzdeki
yaz üzerine konuşabilir,
hatta sevişebilirdi, ayrıcalıklı.

-Kasım 1995, Filibe

9 Mart 2010 Salı

Yüzün geri döndüğünde


İşte uzun bir sevgi, asıl anlatan seni;
Bir yara izinden saklanarak
Resme döndüğün günler.

Tül boyadığın, incelediğin avuçlarını,
Bence silinmemiş de, yazgına sürdüğün şey.
Bakışlarını hep bir kırmızılığın ucunda,
Üzüncü andıran bir yol, bir bahçenin gölgesi,
Yüzün geri döndüğünde
Göğü dalgalandıran o esinti,
Kumaşlar arasında, yalnızlığa sarkarak
Uykunu kurtaracak bir düşü beklediğin.

Aynı gözlerden var şimdi ikimizde de.
İnsanı resme başlatan yalnızlığın bir sonrası.
Kadife bir kapı açan anımsayıp her yaraya,
O soylu alıntıya tüm yüzünü uyduran.
İşte uzun bir yalan, üzünce atan seni,
İşte en küçük bir sonsuz,
Seni haklı çıkaracak.

-Mayıs 2000, Filibe

4 Mart 2010 Perşembe

Otomobil risalesi


Kaldırımları vahşice işgal etmiş galerilere bakarak düşünüyorum: Araçların yabancılaşarak amaca dönüşmesine günümüzde verilecek en somut örnek, herhalde otomobildir. İnsanoğlu onu zamanında hayatını kolaylaştıracak bir araç olsun diye icat etmiş. Sonra da kendi yarattığı bu tanrıdan o kadar etkilenmiş ki, ona tapmaya başlamış.

Hal böyle olunca, büyük şehirlerin yaşam alanları da insanlara değil arabalara göre biçimleniyor. Mahalle arsaları insanların nefes alabilecekleri yeşil alanlara değil otoparka dönüştürülüyor mesela. Eğer mahallede arsa yoksa, evlerden bir ikisi yakılarak gerekli alan sağlanıyor otoparklara.

Bunları gördükçe, otomobillerin canlı ve bilinçli varlıklar olduklarından kuşkulanıyorum. Belki de “Matrix” filmindeki makineler gibi, bize hükmediyorlar aslında. Bizler de artık onların çöplüğüne dönüşmüş bu dünyada birer sığıntı gibi yaşayıp gidiyoruz. Hindistan’daki inekler gibi bir kutsallığı var otomobillerin.

Yaşamamıza izin verdikleri için minnet borçluyuz otomobillere: Çünkü aslında karşıdan karşıya geçmeye çalışırken imha edilmemiz işten bile değil. Üstelik böyle durumlarda cezayı onlar değil sürücüleri alıyor. Oysa o insanlar otomobilin hipnotize edip mideye indirdiği birer kurban sadece. Bakmayın direksiyonda olduklarına, asıl otomobiller onları istedikleri yere götürüyor.

2 Mart 2010 Salı

İnsanlar dörde ayrılır


John, Paul, George ve Ringo.

Ebeveyni 68 kuşağından olan birçok çocuk gibi, ben de The Beatles şarkılarına maruz kalarak büyüdüm.

Bildim bileli etrafımda onların plakları çalınır. Bir gün bile düşünmedim 'Bana ne kardeşim İngiliz'in müziğinden?' diye.

Lisede iki sınıf küçüğüm olan kıza kur yapıp red mi edildim? Takarım hemen walkman'imi kulağıma, koyarım yakışıklı bir Beatles kaseti, sigaramdan bir nefes çekip açılırım yatakhane penceresinden ışıl ışıl görünen Haliç manzarasına doğru.

Zamanla, çoğu Beatles şarkısının bende anısı oldu. Sonra da sırf o anıları hatırlamak için tekrar tekrar dinledim durdum. Hayatımın 'film müziğini' hep onlar çaldı yani.

Herhalde bu yüzden, hayata dair teorilerimden birini de onlardan yola çıkarak kurmuşum, ergenlik yıllarımda.

Bu muhteşem teoriye göre, insanlar dörde ayrılıyor.

John'lar, Paul'ler, George'lar ve Ringo'lar.

1-John'lar:

En klasik anlamıyla, "lider ruhlu" insanlar. Sayıları giderek azalıyor. Nerede fırlama, kafası aykırı çalışan bir adam görsem aklıma hemen John Lennon gelir. Yaşlılar onlara 'dalgacı kerata' der. Yaşıtları onları bazen çok sever, bazen de yanlarında mahcup olurlar. Bunların sağı solu belli olmaz çünkü. Olmadık yerde olmadık bir laf edebilirler. Ofislerden ceketini alıp gidenler, okullarda öğretmenlerle takışanlar genellikle John'lardır. Yeteneklidirler. Yetenekleri volkan gibi kaynayarak patlayacak yer arar. Bu yüzden, en sıkı 'loser'lar da hep bu gruptan çıkar. O kadar hesapsız, o kadar şeffaftırlar ki, kaybeden olmayı da göze almış görünürler. Belki de dünyamız kıymeti bilinmemiş John'larla doludur. O volkan gibi kaynayan yetenekleri fışkıracak yer bulamamıştır çünkü. O zaman da içten içe yanar, yavaş yavaş erirler. Riskli bir iştir John olmak. Çünkü kanatları o kadar büyüktür ki, ayaklarına dolanır bazen. Yürümelerini engeller. Meşhur "Imagine" onların milli marşıdır.

2- Paul'ler:

Başarı için yaratılmış tiplerdir. Hem yetenekli hem de hesapçıdırlar. Aynı anda hem yaratıcı hem de satranç oyuncusu olabilirler. Bu özellikleri sayesinde sırtları yere gelmez. Hırsla çalışıp herkesten çok kazananlar, iki güzel sözle bizi ikna edenler, şeytan tüyü sahipleri, en çalışkan kızı tavlayıp dönem ödevlerini ona yaptıranlar tabii ki Paul kategorisine girer. Bazen onlara kızarsınız. Yine de seversiniz ama. Zaten dünya tarihine adını yazdırmış kişilerin çoğunda az ya da çok Paul'lük vardır. Hatta 'adlarını tarihe yazdırma' konusunda uzmanlaşmış bile sayılırlar. Allah'ın şanslı kullarıdır onlar. Milli marşları, o muhteşem "Hey Jude" şarkısıdır.

3- George'lar:

Şu dünyada kıymeti yeterince bilinmemiş ne kadar yetenek varsa hepsini George başlığı altında toplayabiliriz. Nedense hep bir şeylerin gölgesinde kalırlar. Bazen en küçük kardeş olur onlar, fikirleri sorulmaz. Bazen okul takımının sessiz ve istikrarlı oyuncusudurlar. Bazen de sevilen ama az uğranan bir komşu kılığına girerler. Üstelik bunu kendileri istemiştir. İçe dönük, gösteriyi sevmeyen ama işini iyi yapan insanlardır. Bir George'la tanıştığınız an ona hayatınız boyunca güvenebileceğinizi hissedersiniz. Varlıkları fazla hissedilmez George'ların. Ama yoklukları hemen hissedilir. Onların da milli marşı, "Something" adlı güzelliktir.

4- Ringo'lar:

Kendileriyle barışık insanlar. Her ortama uyum sağlayan, sohbetiyle etrafı eğlendiren, enerji dolu arkadaşlarımız... Dışarıdan bakınca bir trajedileri ya da bir derinlikleri yokmuş gibi görünür. Belki de gerçekten yoktur, asla bilemezsiniz. Onlar öyle güzeldir ama. Onları biz öyle severiz. Bu Ringo milletinde her durumu tamamlayan, her güzelliğin üstüne kuş konduran esrarengiz bir şey vardır. Kendi başlarına bir şey ifade etmeseler de topluluk içinde sağlam bir yerleri olur. O neşeli "I Wanna Be Your Man" de onların milli marşıdır işte.

Sonuç:


Dediğim gibi, bu bir ergenlik teorisi. Ergenlikte insanları üçe beşe ayırmaya pek meraklı oluyoruz. Oysa hepimizin içinde dördünden de parçalar var galiba. Tabii oranlar kişiden kişiye değişiyor. Bazımızda John ile Ringo yan yana yaşıyor mesela, bazımızda George ile Paul... Belki de bu yüzden herkes The Beatles'ın şarkılarında kendinden bir şeyler bulabiliyor hâlâ. Şarkıları bugün bile Amerika’dan Türkiye'ye, Hindistan'dan Japonya'ya, gezegenin her yerinde yeniden yorumlanıyor. Demek ki her yerde John'lar, Paul'ler, George'lar ve Ringo'lar var. Adları farklı da olsa.

28 Şubat 2010 Pazar

Kedili gece


Vakitsiz uyumuş kedi: Gece boyu
bitmez bir enerjiyle koşturdu eşyadan
eşyaya. Kâh peşinde bir çakmağın, çalıntı
bir paranın ensesinde kâh. Pusu kurdu,
ağ attı, olta sarkıttı bilmediğimiz alemlere,
bir büyük ciddiyetle. Benimse bölük pörçük uykum,
dilimde çoban ıslıklarıyla gezdim bizim köyleri,
sabaha kadar. Ne zaman bir güzel görsem, sarı,
ince ayak bilekleri, tam yanına varacakken
bir kedi fırlayarak bölüyordu düşümü. Artık
bul bulabilirsen aynı kızı, varabilirsen var
yanına, düşle gerçeğin mundar olmuş tarlasında,
bilinci yenebilirsen yen. Burnumda tütüyordu
köylerimin kokusu, geceyse soğuktu, kediyle
ikimize dar gelecek kadar. Kalktım
tuttum ensesinden, bekledim. Oysa miyavlamadan,
öyle baktı yüzüme. Anladım ki yaşlıydım:
İçimde kedi gibi kıvrılıyordu gece.

Aralık 2009, Filibe

27 Şubat 2010 Cumartesi

Merhamet ve doğumgünü


Adına “Güneş” dediğimiz, orta halli yıldızın etrafındaki otuz sekizinci turuma Vatikan’da, Michelangelo’nun “Merhamet” heykeline bakarak başladım.

San Pietro’nun kubbesi, Selimiye Camii’ndekiyle benzer bir etki yapıyor. Bir ses diyor ki: “Burada dua edersen, seni duyabilir. Yoksa biz sen olmadan da pekâlâ idare ediyoruz. Ama dua, hayrına olur.”

Ben otuz sekizinci yaşıma girmekle meşgulken, güneşli bir gün yaşıyordu Roma. Yerlilerin çoktan kanıksadığı, bahardan kalma bir Şubat. Doğduğum saatte Eskişehir’deki kar fırtınasını anlatan annemi hatırladığımda daha da billurlaşan, Akdenizli bir gün. Panathinaikos’la oynanacak rövanş, Romalıların gözünde doğumgünümden açık ara daha önemli.

Biz Michelangelo’nun heykeline bakarken turistler o alışkın olduğumuz fotoğraf çekme ayinindeydi. Heykelin karşısındaki sayılı dakikalarını dijital tutkularla geçiren insanoğlunun çektiği fotoğraflara eve döndükten sonra kaç kez baktığını düşündüm, flaşlar arasında. Yolculukta yanıma fotoğraf makinesi almamayı tercih ediyorum: Zamanımı bir klasörün derinliklerinde unutulacak resimlere değil, gördüklerime ayırmak daha anlamlı.

Orijinal adıyla “La Pieta”dan neden etkilendiğimi çok düşünmüşümdür. Sanırım ilk neden, mermerdeki figürlerin mesihle kutsal annesinden çok acılı bir anneyle oğlunu çağrıştırması. Çarmıhtan henüz indirilmiş, ölümün eşiğindeki oğluna bakan anne, dini bir motifin ulaşabileceği en beşeri konumu simgeliyor ve teolojik tartışmaları bir an için unutarak baktığımızda, dramın insaniliği sarsıyor bizi.

Eksik kalan ulviyet duygusunu da Michelangelo’nun dehası tamamlıyor tabii. Meryem Ana'nın yüzünde, oğlunun nereye gittiğini bilmenin tevekkülü var. İhtişamla tevazunun bu alışılmadık bileşimi, küçük ve önemsiz olduğunuzu hissettiriyor: Gayrı ben küçüğüm, kaygılarım, umutlarım önemsiz. İçimi kavuran dertlerin ve yaşama sevincimin “şu durmadan kurulup dağılan alemdeki” önemi, en fazla zerre.

Meryem Ana’dan oğluna akan merhamet, insanın kendi beyhudeliğine acımasına, bir adım sonrasında da güçlü bir özgürlük duygusuna kapı aralıyor. San Pietro'nun kubbesi başınızın üzerinde, Selimiye misali yükseliyor: Otuz sekiz yaşındasınız ve küçüksünüz, çok şükür.

21 Şubat 2010 Pazar

Kuşlara bakmak zordur


“Başka bir hayat seçin bana gökyüzünde” der, şiirimizin derin dağlarından Enis Batur: “Sizi gördüm, neymiş eksiğim, anladım.”

Gerçekten de zordur kuşlara bakmak: Her baktığımızda bizde neyin eksik olduğunu, neye asla sahip olamayacağımızı anlarız: Kanatlara. Baktıkça toprak daha güçlü çekmeye başlar bizi. Hantal kollarımız daha ağır, bacaklarımız gittikçe daha işe yaramaz gelir.

İşin kötüsü, şairin istediği o “gökyüzündeki başka hayat” da imkânsızlığın ta kendisidir. Uçamayanlara yer yoktur maviliklerde, ömürleri çelikten kuşların içinde geçse bile.

Yaş ilerleyip hayatımı kuşatan ilişkiler ağı genişledikçe daha çok binmeye başladım uçağa. Üstelik her bindiğimde aynı sancıyı yaşadım: Çıkamazdım o dar kafesten, yoktu ki kanatlarım.

İnsanın düşünde kendisini uçarken görmesi, ergenlikte çokça rastlanan bir şeydir, malum. Bunun cinsel dürtülere yaslandığı da ruhbiliminin genel kabulü. Cinsel arzularla uçma düşleri arasındaki bu ilişki her zaman büyüleyici gelmiştir bana. Boşalım anında yaşanan o mecazi uçuş duygusundan dolayı değil yalnızca; düşlerimiz ergenliğin nasıl başeğmez bir doğaya sahip olduğunu da gösterir: Kanatları olmadığını, hiçbir zaman da olamayacağını henüz kabul etmemiş kişilerdir ergenler.

Sonra hayat gelir, yaşamanın kısıtları omuzlarımıza çöker ve kırar kolumuzu kanadımızı. Öğrencisinden yakınırken “aklı havalarda” der öğretmen, babamız bizi “ayağın yere bassın!” diye kalaylar, hayallerimizden bahsettiğimizde alaycı bir tebessümle şöyle der patronumuz: “Amma da uçtun şimdi...”

Vaktiyle bizi uçurmuş düşler de sessiz sedasız yitip giderler bu arada, her şeye rağmen ve arada bir uçvermek üzere.

Yaşı kemale erip de hâlâ uçma hayalleri kuranlara toplum iyi gözle bakmaz pek. Hele bu düşleri gerçekleştirmeye çalışıyorsa, kara koyun olmaya bir adım daha yaklaşır. Ona baktıkça bizde neyin eksik olduğunu hatırlamaktayızdır çünkü, tıpkı onun aynı şeyi kuşlara bakarak hissettiği gibi.

Gerçi onlar da bazen düz yolda tökezler ve haklı çıkarırlar bizi: Görünmez kanatları ayaklarına mı dolanıyordur ne?

Bu yüzden, belki de küçük, mütevazı bir söz düşmek gerekir başta kalkıştığım büyük lokmanın yanına: Kuşlara bakmak zordur, evet. Ama daha zoru varsa o da gözlerini kuşlardan alamayan birine bakmaktır.

18 Şubat 2010 Perşembe

Düzeyli ilişki: Jacqueline du Pré ve ben (kurgusal bir metin).


-Yekta Kopan’a...

Jacqueline ve ben, sakin bir hayatı seçtik: Akşamları o çellosunu çalıyor, ben romanıma çalışıyorum. Kendisi, hayatımda gördüğüm en uyumlu hayat arkadaşı.

Müzisyenlerin vecizesi: “Bir gün çalışmazsam ben anlarım, iki gün çalışmazsam maestro, üç gün çalışmazsam dinleyici anlar”. Canıma minnet doğrusu; öteden beri en sevdiğim çalgı çello olagelmiştir. Bir de onu Jacqueline’in büyülü parmaklarından dinlemek insanı esine boğuyor.

Evdeki çalışmamız süreç içine ilginç koşutluklar göstermeye başladı: O Ludwig’in “Arşidük Üçlüsü”nü çalarken ben diyalogları yazıyorum mesela. Elgar yorumlamaya başladığındaysa metnin ana gövdesine yoğunlaşıyorum. Sıra Schubert’in “Alabalık Beşlisi”ne geldiğinde, hiçbir şey yapmadan, müziği dinliyorum yalnızca.

Bu arada, Jacqueline’i romanımın kahramanlarından birine dönüştürmeye karar verdim. Nasıl yapacağımı henüz bilmiyorum ama anlatının odak noktasında, kilit rol oynayacağı besbelli.

Bu sabah apartmandan çıkarken, karşı komşuya biraz da mahçup bir şekilde “kusura bakmayın lütfen” dedim: “Çello, akustik nedenlerle sesi çok çıkan bir enstrüman. İnşallah rahatsız etmiyoruzdur.” Yüzüme tuhaf bir ifadeyle bakakaldı kadıncağız. Sanırım Jacqueline gibi bir ustanın müziğinden rahatsız olabileceğini söyleyerek, istemeden onu küçümser gözükmüştüm.

İnsanoğlu böyle işte; ne kadar dikkat etsek de zaman zaman düşüyoruz kibir tuzağına. Durumu düzeltmek için akşam Jacqueline ile beraber, oturmaya beklediğimizi söyleyecek oldum, yarım ağızla bir şeyler geveledikten sonra hızlı hızlı yürüyerek uzaklaştı gitti komşu. Kırılmıştı belli ki.

Jacqueline ile yaşamanın tek zorluğu, toplum içinde dikkat çekmek. Onun müzik tarihindeki yerinden dolayı değil yalnızca; sarışın bir kadınla arkadaşlık etmenin Ortadoğu’da hangi zorlukları çağırdığını da anlamış oldum. Yine de sesimi çıkarmadım ama; Jacqueline’in şark usûlü süfliliklerden rahatsız olmasını istemiyorum.

Konuyu kızkardeşime açtığımda yüzüme üzülerek baktı ve ilaçlarımı alıp almadığımı sordu. “Ne ilgisi var şimdi ilaçlarla?” diyecek oldum, ağlamaya başladı. Kadın işte; her şeyi abartmasa olmaz.

Bir geceyi daha aynı çatı altında, Jacqueline ile beraber, çalışarak geçirdik işte. Jacqueline ezan sesinde tatlı bir hüzün bulduğunu söyler hep. Özellikle de sabah ezanında... Bense yıllardır yanılmış olduğumu düşünerek şaşırıyorum: Bir başkasıyla aynı evde yaşamak mümkünmüş meğer.

7 Şubat 2010 Pazar

Melâli anlayanlar için Salingernâme


Yaşlı ve yalnız bir çocuk öldü geçenlerde. Dünyanın hem en yaşlı hem de en yalnız çocuğuydu. Her gerçek çocuk gibi, dünyaya karşı korku ve kızgınlık içindeydi.

Kimselere rastlamadan yaşadı gitti Jarome David Salinger: New Hampshire’daki evinde hayata veda ettiğinde 91 yaşındaydı. Hayatının son 40 yılını, 1951 yılında basılan “Gönülçelen” romanıyla kavuştuğu şöhretten sakınarak yaşadığı, küçük Cornish kasabasında geçirmişti.

Yaşlansa da içindeki ergenden bir türlü kurtulamayan huzursuzların romanıydı “Gönülçelen”. Dünya edebiyatındaki “gençlik” tahayyülünü sonsuza kadar değiştirdi, sonraki yazarlar üzerinde derin etki bırakarak.

Bu satırların yazarı da, onun ölümünden sonra kendi ilk romanını yıllardır ilk defa, baştan sona okudu ve sayfalara sinmiş Salinger etkisini bir kez daha hissetti.

Bu da bir itiraf yazısı olarak okunabilir aslında: Evet, “Git Kendini Çok Sevdirmeden”, Salinger etkisiyle yazılmış bir huzursuz romandır.

Romanın baş karakteri Arda, Gönülçelen’deki Holden ile Glass ailesindeki Zooey’in, kafamda bir araya gelip yarattıkları, edebi bir melezdir: Melâli anlamayan bir neslin, hayali kahramanı. Ben bu karışıma Raymond Queneau’nun Zazie’siyle kızkardeşim Banu’nun ilkgençliğini eklemişimdir.

Peki “edebi melez” ne demektir?: Genç yazarlar ilk romanlarını, kendilerini etkilemiş yazarlarla beraber doğururlar. Kendilerine eski yazarlardan bir aile kurarlar. O ailenin içinde bir yere ait ve güvendeymiş gibi hissederler, aileyi bir arada tutan tek şey kendileri olsa da.

Salinger de benim o yaşlarda kendime kurmaya çalıştığım hayali ailenin reisiydi. Hazin geçen ergenliğimin ve pıhtılaşmayan bir yaranın dış dünyadaki karşılığıydı. Öpüp başıma koymuştum, benim için nimetti.

Yıllar geçtikçe ve çakalların etimi yemeye başladığını gördükçe, onun kimselere görünmeden yaşayıp gitme ve zamanı gelince ölme isteğine daha da saygı duydum.

Evet, yaşlı ve yalnız bir çocuk, istediği gibi yaşadıktan sonra, arzu ettiği gibi öldü geçenlerde.

Büyük bir edebiyat saygısını içeriyordu bu karar ve Salinger’in düşer gibi olduğu tuzaktan kurtulup kendisine piranhaların uzağında bir hayat kurmayı başarması, hayranlık vericiydi.

Bense bu yazıyı yazabilmek için kendi ilk romanımı bir kez daha okumayı bekledim. İçinde “Erdoğan” ya da “darbe” sözcükleri geçmeyen bu yazıyı kaç kişi okur, okuyanların da kaçı ilgilenir bilmem. Bilmek de istemem. Melâli anlamayanlara âşina olmamak, bizim işin raconudur ne de olsa.